MESCİD-İ AKSA ADETA BİR CENNET!

MESCİD-İ AKSA ADETA BİR CENNET!

Kainatın Efendisi Peygamberimiz Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurmuşlardır ki,  “Mescid-i Aksa’da kılınan bir namaz, diğer mescidlerde kılınan bin namaz gibidir.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 6/463.) Mescid-i Aksa’nın unutturulmaya, yok edilmeye çalışılan önemini Haber Aksa olarak, orayı Kudüs turizminde bir marka olmuş Kıble Tur aracılığıyla ziyaret eden, bir dönem Medya Müfettişi olarak anılan Gazeteci-Yazar Serra Karaçam’a sorduk. Karaçam, yaşadığı ilginç anısından Aksa’yı neden ziyaret etmemiz gerektiğine, Filistinlilerin Türklere, Osmanlıya yaklaşımından yaşadıkları sıkıntılara kadar pek çok soruya dikkat çeken cevaplar verdi. Mescid-i Aksa’yı “adeta bir Cennet” olarak nitelendiren Karaçam, bakın neler aktardı…

- İlk kıblemiz Mescid-i Aksa’yı ziyaret ettiniz geçtiğimiz günlerde,  sizi bu mukaddes topraklara yönlendiren duygu ve düşünceler ne oldu?

İlk kıblemiz olması, Hz. Muhammed’in Miraç’a çıktığı yer olması nedeniyle, merak duygusu içerisindeydim. Mekke ve Medine'de yaşanan hisler ile kıyasladığım bir merak...  Kabe’yi ilk gördüğümde Medine’deki mescidi ilk gördüğümde duyduğum hisler olacak mıydı?  Kubbet-üs Sahra’yı ve Mescid-i Aksa’nın tamamını, video görsellerinden fotoğraflardan görüyordum, insanların Mescid-i Aksa için nasıl bir mücadele verdiğini görüyordum ve o hissi merak ediyordum. Kudüs ayrı kutsal bölgeleri içinde barındıran bir şehir bu sebepten de hem Hıristiyanların hem Müslümanların hem Yahudilerin önemsediği bir yer ve 'sadece biz sahip olalım' deme noktasında da Yahudilerin öne çıktığı bir yer. O yüzden bu tartışmaların kaynağını, yaşamın nasıl aktığını görmek için de bu ziyaret önemliydi.

  

 

-Kudüs’e, Mescid-i Aksa’ya ilk kez ayak bastığınızda, bu mekanları gördüğünüzde ne hissettiniz?

Şehre gece vardık, ilk olarak uzakta bir tepeden Mescid-i Aksa kompleksini ışıklarıyla ve şehrin içindeki varlığı ile gördüm. Kubbet-üs Sahra ve Mescid-i Aksa’daki Kıble Mescidi, sakin görünüyordu uzaktan. İlk görüşüm bu. Ancak Aksa'ya ilk ayak bastığımızda Kubbet-üs Sahrayı birden yakınımda gördüğümde çok hızlı ve beklenmedik şekilde mescit önümdeydi.  Bütün olarak Aksa'nın avlusunun ve bahçesinin, Kudüs’ün içindeyken de hissetmediğimiz, ayrı bir diyara girmişsinizcesine bir huzuru, uhrevi ve manevi bir havası var. Ve bu enerjiyi sizin hep bir sekine içerisinde yaşamanızı sağlıyor. Dolayısıyla Kabe’yi veya Medine'de Mescid-i Nebevi'yi gördüğümdeki hissi hissedeceğimi bekliyordum öyle olmadı ama vakit geçirdikçe daha da derinleşen bir uhrevi havayı yaşadık. Mescidi Aksa’nın içerisinde gezdikçe her gün hissettiğiniz bir hava bu. Bizim gezdiğimiz dört gün boyunca orada hiç gerginlik olmadı, o huzurlu hava hakimdi.

-Ziyaretiniz sırasındaki dikkatinizi çeken gözlemlerinizden bahseder misiniz, orada yaşadığınız ilginç bir anınız veya bir durum oldu mu?

İsrail vatandaşı olan veya Filistin’den Kudüs’e gelen Filistin vatandaşı olan Arap kökenli insanların Türklere karşı gösterdiği aşırı sevgi hürmet, dikkatimi çeken temel şey.  Sabah namazından çıktıktan sonra Aksa'nın kapısının önüne simitçiler ve falafelciler geliyor. Falafel satan bir tepsinin başındaki çocuğa yanaştım, almak istedim. Benimle birlikte iki hanım da tepsinin başına geldiler. Satıcıya 'ne kadar' diyerek, iki adet için parayı çıkarmak üzere fiyat sordum. O bana 'kaç tane' dedi, ben de adet için fiyat mı değişiyor diye düşündüm. Ben bir daha sordum ne kadar diye, kaç adet dedi tekrar. O arada Malezya ya da Endonezyalı olduğunu tahmin ettiğim o iki hanım da 'ne kadar' diye fiyat sordular. Çocuk onlara kaç şekel ise söyledi, bana söylemedi. Ben de iki adet dedim, iki taneyi sardı verdi bana, benden ücret almadı. Türk olduğum için bunu yaptı. Siz aslında onun kazanmasını istiyorsunuz, o saatte oraya gelmiş diye alıyordum zaten sadece yemek için değildi. Onun için ise satmanın hiçbir anlamı yoktu. Bir minnet var. Osmanlının terkinden sonra buraların gülmemesinden ve 1917’den sonra yaşanan bütün sıkıntılardan sonra müthiş bir özlem var. Arap işbirlikçilerin de hatası oldu tüm bu yaşananlarda... Osmanlının o dönem batı cephesinde çok kan kaybetmesi, bütün askeri gücünü ağırlığını oraya vermek zorunda olması gibi çeşitli nedenler var. Huzur günleri unutulmamış çünkü sadece Osmanlı döneminde sulh ile yönetildiğini anlatıyor tarihçiler. Türk olmanız onların hürmet göstermesi için yeterli. İkram ediyorlar sürekli. Bu dikkatimi çekti temel olarak…

 

 

-O halde, bir dönem “Osmanlı Filistinlileri kendi kaderine terk etti, Osmanlı Filistin’i bıraktı” gibi asılsız söylemlere rağmen, “Filistinliler Türkleri, Osmanlıyı hala çok seviyor” diyebilir miyiz?

Bunu şuna da yormak mümkün, konuştuğum İsrail vatandaşı Araplar da Filistinliler de bana bu fikri teyit ettiler.  Osmanlıyı hatırlamaktan gösterdikleri hürmetin dışında bugünkü Türkiye liderliğinin 'one minute' çıkşının da etkili olduğunu düşünüyorum.  One minute’i de bir sahip çıkma olarak gördüklerini düşünüyorum. Osmanlı dönemini hatırlayışları, içten davranmaları için temel sebep. One Minute sonrası Türkiye'nin tavizleri de konuşuldu. Fakat diplomasi de yürümek durumunda.  Söylemde bile kalsa onlar için çok şey ifade ediyor gibi geldi bana ve Erdoğan’ı çok güçlü görüyorlar, başarılı buluyorlar ona güveniyorlar diyebiliriz…

-Filistinlilerin yaşadığı maddi ve manevi sıkıntılara tanıklık ettiniz mi?

Filistin bölgelerinde yaşayan Filistinliler içinde iyi bir gelir sağlayan işler yapanlar olduğu gibi dar gelirli olanlar daha fazla. Filistin’de fazla bir yatırım yok. Filistin bölgelerinde, insanların günlük hayatı kapı önlerinde oturarak ufak dükkanlarda bir şeyler satmaya çalışarak geçiyor. Bu insanlar içerisinde yatırımın olduğu hayatın ve sistemin daha organize kurulduğu İsrail bölgelerine gidip çalışanlar gelir kazanmaya çalışıyor. Filistin bölgelerinde işler durgun. Çünkü kimsenin risk alıp yatırım yapacağı bölgeler değil. Kendi mahkemeleri var, bir kolluk gücü var ama İsrail’in müdahalesine açık bölgeler olduğu için oralarda iş yok. Bu insanların İsrail’e geçmeleri için izne ihtiyaçları var, bu izni almadan Filistin bölgelerinde ikamet edenler çıkış yapamıyor, dolayısıyla güvenlik soruşturmasına tabi tutularak çıkanlar ve işlerine gidip kendi Filistin bölgesindeki evlerine gelenler hariç, oraya kapanmış vaziyetteler. Orada iki devlet yok aslında fiiliyatta var gibi görünüyor ama yok, bu nedenle tabii hayatları yorucu, bir takım İsrail vatandaşı Filistinli kendilerini İsrail’in içindeki işlere entegre etmiş, iyi yerlere gelmişler. Avukatlık yapan var doktor olanlar var. Ama bazı Kudüslü Araplar var ki onlar İsrail vatandaşı da olmamış çünkü Kudüs’te olup da İsrail vatandaşlığı verilenler ağırlıklı Yahudi. Onlar sadece bir belge ile hareket edebiliyor, vatandaşlıkları yok. Ama İsrail’in başka topraklarında Kudüs dışında yaşayan Arap kökenli İsrail vatandaşları eski Filistinliler rahat. Onların Kudüs’e girip çıkmaları Kudüs’te veya başka bir İsrail bölgesinde kariyer yapmaları okumaları problem değil, fakat Kudüs’tekilere verilmemiş bu hiçbir zaman. Eskiden beri orda ikamet edenler ise bu haklara sahip değiller.  İsrail vatandaşı olup İsrail hayatı içerisinde bir yer edinenlerin de tabii ki vatan, Mescid-i Aksa gibi öncelikleri var.  İşlerini rayına koyanlar,  Mescid-i Aksa’ya gereken özeni göstermedikleri, vakit namazlarına gelmedikleri gibi eleştirilere de hedef olabiliyor.

 Filistin bölgelerinde evet yoksulluk var, ziyaretçilerden beklentiler var, bir kısmı bir iş yapamadıkları için mi yoksa yapabilecekleri bir şeyler olduğu halde mi bilmiyorum, ziyaretçilerden bir şeyler almayı veyahut da dilenmeyi iş haline getirmiş durumda. Bazı Filistin kökenli Araplar onları suçluyorlar, o kadar da kötü değil durum diyorlar.  Ancak mesela El Halil’de İbrahim makamının bulunduğu bölgeye gittiğinizde çocuklar etrafınızı sarıyor. İhtiyaçlarının görünür olması üzüyor, fakat onlara bir eğitim ve gelecek verilmesi önemli. Bu konuyla ilgili soruların hiç birinin bir tane cevabı yok! O fakirliğin de tek bir sebebi yok, bütün dengeler bir birini tetikliyor gibi.

Kaynak yok. Filistin yönetimi hep borç içerisinde hep dışarıdan finanse ediliyor, kamu maaşlarını yetiştiremiyor, iş yaratamıyor. Ayrıca bir direniş cephesi var, direniş cephesi kaynakları başka yönlere harcamaktan yana. Dolayısıyla eğitim veya başka şeyler biraz geri planda kalıyor. Dış devletler içinde Filistin davasında hassasiyet ifade eden devletlerden her biri Filistin içerisindeki bölünen kutupları kendi yakınlarına çekmek istiyorlar, o da içerdeki Filistin birleşmesinin önüne geçen bir şey oluyor. Bölge devletlerinin barış için veyahut da Filistin’i Araplara eski vatanlarına kazandırmak için öngördüğü çözüm metodu başka.

 

 

-Dengeler, işte bir sürü sorun var tek bir açıklaması yok demiştiniz, bunlara bakarak Filistinlilerin Türk halkından talep ettiği çözümler var mı, biz ne yapabiliriz?

‘Biz ne yapabiliriz?’i, ziyaret etmekle cevaplayabilirim.  Sanırım bizlerin oraya ilgi gösteriyor, gidiyor olması, onların kendilerini yalnız hissetmemesini sağlıyor. Mescid-i Aksa’ya Müslümanların geliyor olması çok önemli ve Körfez Ülkeleri vatandaşı Müslümanlar İsrail’den vize alarak Kudüs’e gelememekteler. Türkler Malezyalılar Endonezyalılar ve bazı Hint vatandaşı Müslümanlar vize alabiliyor şu an gördüğüm kadarıyla onlar gelebiliyor, dolayısıyla İslam coğrafyasının çoğu vize engeline takılıyor. Türkiye olarak İsrail ile ilişkilerin iyileşmesine kızanlar var ama diğer taraftan da oraya gidebilmemizin bir nedeni de bu aslında, ziyaretler oldukça Filistinliler moral buluyor, Aksa’nın cemaati artıyor, orayı gözleme şansınız oluyor, uzaktan bakarak değil ne üretebiliriz daha iyi görüyorsunuz. Sadece gitmek yapabileceğimiz en önemli şey diye düşünüyorum.  Kudüs’te çocukların okuduğu okullar var, buraları desteklemek önemli. Bunları yapamasanız bile sadece gidecek bir kaynak ayırmanız bir tatil parasını oraya ayırmanız bile çok önemli. Hiç yardım yapamıyor olsanız bile gitmeniz çok şey ifade ediyor.

İsrail’in kuruluş tarihine toprakların gelişme tarihlerine baktığımız zaman hala bugün de süren dışarıdan Yahudi yerleşimci gelmesi söz konusu. Fakat on yıllardır da onlar oraya yerleşmiş durumda artık. Dolayısıyla bundan sonrası için şimdiye kadar yerleşik hale gelmiş olanları dışlayan bir şey ne kadar gerçekçi ne kadar başarılı olur, bunlar orası görülmeden pek anlaşılamaz. O yüzden fikir sahibi olmak için görülmesi lazım.

-Filistinlilerin yaşadıkları sıkıntıları özetleyecek olsak neler söyleyebiliriz ana başlıklar altında?

 Filistin bölgelerinde eğitim ve işsizlik sorunu, dışa bağımlılık problemi var, yani bir devlet olarak kendi askeri güçlerine sahip değiller, dolayısıyla devlet sistem kurabilecek hizmet verebilecek koruma sağlayabilecek durumda değil Filistin yönetimi.  Direniş cephesi de uluslararası arenada hep yasadışı ilan edilen bir güç durumunda. Yani Hamas ilk seçilerek oy aldığında böyle görülmemişti ama sonrasındaki süreçte o siyasi gücü ve dengeyi korumasına İsrail müsaade etmedi. Hamas da zaten metot olarak sadece siyasi bir güç değil direnişi sağlayan bir güç olarak kendi ortaya koydu. Dolayısıyla metotla, yol kenarına konulan bombalarla terörle suçlanan bir odak haline geldi. Fakat onların da kendisini ifade ediş biçimi işgale karşı direnişleri bu. Dolayısıyla herhangi bir devlet olarak onlar da İsrail’i kesinlikle tanımıyorlar ancak bu fiili durumu da yok saymak demek, bu sadece İsrail’in güvenlik kaygısıyla yapacağı hamleleri arttıran bir şey.

Fakat bu varlığı tanıyıp bir devletin içinde var olmayı kabul ettiklerinde de hiçbir zaman eşit vatandaş olamayacaklarını düşünüyorlar, bu gibi bir varlık kaygıları var, sorunun temeli bu. Bu çözülmeden şunlar yapılabilir, şu sıkıntıları yaşıyorlar demek çok zor.  

Gazze’yi de görmediğim için Gazze’deki elektrik probleminden tutun da İnsani duruma dair kendim gözlemleme şansım olmadı. Ama bir şekilde İsrail bölgesinde Filistinli kökenli İsrail vatandaşı olan Araplar birbirleriyle yaşar hale gelmiş göründü benim gözüme. Ben otoriteyim diyor İsrail, onlar da değilsin diyorlar, bu sorun bir liderlik ile çözülebilir, maalesef öyle bir liderliğin etrafında Filistinliler birleşebilmiş değil. Filistin yönetimi de bir arada değil. Sıkıntıların temelinde ben bunları görüyorum aslında.

 

 

-Yani Filistin cephesinde bir otorite boşluğu, ulusal birlik olmadığını söylüyorsunuz değil mi?

Evet kesinlikle yok. Diplomatik olarak şöyle bir şey de var, Türkiye’nin bu sorunun çözümü için ya da ağırlık koymasına sebep olacak baskı grubunu Türkler oluşturursa, ki oluşturmaya çalışan gruplar var, bir şeyler düzebilir. Fakat bu baskı grubunu oluştururken burada da aynı birliği sağlamak tıpkı Filistinlerin kendi arasında ayrıldığı gibi zor. Yani "Türkiye, İsrail ile ilişkiyi keserek mi bunu yapmalı? Neleri boykot etmeliyiz?" sorularından tutun da herkes için tek bir doğru cevabı olmayan çokça soru var. Fakat bunu diplomatik ağırlık koyabilecek ülkelerin sağlayabilmesi lazım ve o gücü Türkiye de kazanmaya çalışıyor. Yani Afrin harekatı da bir örnektir buna. Kendi buradaki güvenliğini tesis edecek hamleleri bir sürü saldırı altında yapmaya çalışıyor iç ve dış saldırıları altında. İki türlü destek olunabilir. Birincisi burada iç siyasette bu meseleyi öncelediğimizi belirtebiliriz ama bunu belirtirken herkesin talebi başka olduğu için bu da bir sıkıntı.  İkincisi de ziyaret edebiliriz, bu en önemlisi.

-Hükümetler arası ilişkiden bahsettiniz, bu düşünceden yola çıkarsak, Arap ülkelerinin de İsrail ile ilişki kurması veya ilişkilerini artırması mı gerekir?

İlişkileri arttırmak gerekli demiyorum. Önce dışa bağımlı olmayacaksınız, sonra bölgede kendi güvenliğini sağlamış bir güç olacaksınız. O zaman kurduğunuz ilişkide ağırlığınız ve yaptırımlarınız olabilir.  Arap ülkeleri ilişki kuruyorlar zaten sadece el altından kuruyorlar ilişkiyi. İsrail’in Arap ülkelerinden insanlara vize vermemesinin nedeni devletsel boyuttaki sıkıntı değil oralarda buradan Filistin işgal edildiğinde gitmiş çok fazla Filistinli yaşadığı için, yani vatanından kovulmuş ve örneğin x ülkeye bir yere yerleşmiş bir Filistinlinin oraya geri geldiğinde tehdit oluşturma potansiyelini belki daha fazla gördükleri için İsrail vize vermiyor veya çok zor veriyor. Bu ülkelerden bir vatandaş  ile İsrail vatandaşı bir Arap evlenmek istese önce İsrail makamlarına giderek evleneceği ülke vatandaşına dair güvenlik soruşturması yaptırması ve sonra onay alırsa evlenmesi gerekir. Uygulama böyle. Muhtemelen  bireysel bazda da bu ülkelerin vatandaşlarını daha radikal bulduğu için vermiyor yoksa bu yönetimlerin batı veyahut da emperyal güçlerle ilişkilerinde bir sıkıntı olmadığını zaten biliyoruz, söylemde İsrail’e karşılar.

 Ancak bu ülkeler finansal istikrara sahip olabilse, kendi kaynaklarını işleyebilse,  birlik olup Filistin’in batı kurumlarından finans talep etmemesini sağlayabilir, edecek durumda kalmaktan kurtarabilir. Bu ülkelere de baktığımız zaman monarşilerin zenginleştiği halkın orta düzeyde olduğu ve geleceğini öngöremediği ve istikrarsızlaştırılan ülkeler haline geldiğini de biliyoruz. O yüzden kendisi himmete muhtaç bir dede nerede kaldı ki geri kalana himmet eyleye... O da zor fakat ayakları üzerinde durabilen petrol zengini ülkeler dışa bağımlı olmasalar da onlar da üretim yapabilselerdi sadece petrolü satıp başka her şeyde dışarıya, batıya bağımlı olmasalardı Filistin’i en azından finanse edebilirlerdi, o zaman daha farklı bir şeyler olabilirdi.

 

 

-Arap ülkeleri daha radikal olduğu için mi vize verilmiyor?

Radikal bilindiği için kamuoyunda. Olabilir diyorum hani bu iddiam değil.

-Peki Türkiye halkı bu konuda çok mu ılımlı ya da pasif mi görülüyor?

Değil hayır, pasif görülmüyor. Pasif olmamak sizin terörist olduğunuz anlamına geliyor zira. Bu coğrafyada eylem demek terör demek. Örneğin, Burak duvarında Türk bayrağı açmak yasak. Yasak olan bir hareketi bir Türk ya da x ülke vatandaşı yaptığında bunun yaptırımı var, bir dahaki sefere gittiğinde oraya yaklaştırılmıyor. Orada bir Türk kafilesi içerisinde gidip bir eylem yaptığınız zaman o eylemin bedelini Filistinliler ödüyor.  Bazı Filistinliler bu bedeli ödemeyi göze alarak yapabiliyor, dediğim gibi burada tamamen metotla ilgili bakış açısı farklılığı söz konusu, bayrağı açtın bir dahaki sefere Burak Duvarı’na  İsrail askeri, Türk kafileyi yaklaştırmayabiliyor.

-Yani sonuç olarak diyorsunuz ki, herhangi bir taşkınlık çıkarmadan oraları sık sık ziyaret edelim. Manevi bir bakış açısıyla bakarsak Filistin’e Kudüs’e Mescid-i Aksa’ya neden gidilmeli?

Benim bakış açıma göre, bütün büyük dinlerin ve peygamberlerin aynı kaynaktan geldiğini anlamak ve idrak etmek için kesinlikle görülmesi gerekiyor. Yani biz kitaplara iman Peygamberlere iman diyip Hıristiyan ve Yahudinin ne olduğunu anlamaktan uzak bir vaziyetteyiz toplum olarak. Kendileri de Kur’an’a, diğer kitaplardan sonra yeni bir kitap olarak indiğine dair İslamiyet’e karşı bilinçsiz durumdalar.

Kudüs’te Hz. İsa’yı Hz. Musa’yı Hz. İbrahim’i hepsinin coğrafi olarak geçirdiği önemli olayları, kavimleriyle ilişkilerini görüyorsunuz ve esasında bütün büyük dinlerin Allah tarafından tüm insanlara ve inananlara yol göstermek üzere indirildiğini, kitapların bu amaçla geldiğini değerlendiriyorsunuz. Şimdi bizim dinimiz bütün bu dinleri ve peygamberlerini kabul edip onların üzerine tekrar sözün indiği bir son din ve onların da kendi kaynaklarında aynı şekilde aslında. Biz bu dinleri ve peygamberlerini esasında Müslüman olarak zaten Allah’tan gelen peygamberler olarak tanıyoruz, onlar tanımıyorlar.

 Hz. Meryem’in Allah’ın himayesi ile  Hz. Zekariyya tarafından nasıl korunduğunu, hangi bölgede tutulduğunu fiziki olarak görme şansı oluyor. Bu sizin için Kur’an’da  geçen bir peygamber. Bir Meryem annemizi anlamak anlamına geliyor. Siz Hıristiyanların için de oranın ne anlama geldiğini, ortak noktaları görüyorsunuz. Ve esasında din- yönetim ilişkisini, din savaşlarının neden insanları yönetmek için köpürtüldüğünü anlıyorsunuz.

Hz. Musa’nın Hz. Lut’un kavimleriyle neler yaşadığını anlıyorsunuz. Kur’an’da geçen kıssaların evrensel olarak tarihi şekilde yaşandığının kabul edildiği yerleri görüyorsunuz. İslam Peygamberlerinin kabirlerinin bulunduğu mescitler gibi üzerinde başka bir dine ait bir ibadethanenin bulunduğu mesela Hz Meryem annemizin kabrini de görüyor ve de yalnız bırakmamış oluyorsunuz. Böyle bir şehir orası. Siz Kur’an okuyorsunuz, öbürü istavroz çıkarıyor, yani herkes aslında aynı köklerden gelen inancı peşinde bir yerlere gelmiş bunu görüyorsunuz.

 Mescid-i Aksa’da ise Hz. Muhammedi’in eşsiz deneyimine dair maneviyatı hissediyorsunuz. O’nun miraca yükseldiği yer... Mescid-i Aksa önemli bir mabed, çok saygı gösterilmesi gerekiyor. İsrail askerlerinin zaman zaman buraya girdiğinden bahsediliyor, buranın bir çatışma yeri olmaması lazım. Osmanlı’nın orayı nasıl bir arada tuttuğunu Mescid-i Aksa’nın hem Memlük hem Osmanlı döneminde nasıl ilim ve irfan merkezi olduğunu hatırlatalım. Hz. Muhammedin’in öğretmenlik vasfıyla ilintili bu özel mekan bu şekilde kullanılmış. Sadece ibadethane değil üniversite. Orada halifeliğin geçirdiği evreyi görüyorsunuz. Bunları gördüğünüz zaman tarihe dair belleğiniz canlanmış oluyor.

Diğer taraftan da önceki peygamberlerin dininde ısrar edip son dini reddedenlerin inancının gücüyle ısrarla burası bizim demesiyle yüz yüze geliyorsunuz. Yani inanç adına paylaşılamayan mekanları görmüş oluyorsunuz. Sadece Yahudiler için bir Kudüs denerek barış olamayacağı gibi Mescid-i Aksa sadece bizim denerek de olmaz.

Osmanlı döneminde herkes barış içinde yaşayabiliyor, kavga çıkmıyor fakat şimdi “burası sadece Yahudiler için” diyen bir Yahudi devletinin gücü altında şu anda Müslümanların Mescid-i Aksa’da beş vakit namaz kılıyor olması da büyük bir kazanım. Çünkü zaten Müslümanların orada hiç bulunmamaları gerektiğini Kudüs’ün saf Yahudi olması gerektiğini savunan bir Yahudi devleti inşası hayaliyle kurulmuş bir devlet. O yüzden kazanımları korumak lazım.

Yahudiler Kudüs’te Hıristiyanları da istemiyor Müslümanları istemedikleri kadar. Kudüs Yahudiler için gibi bir şey var, sahip olduklarımızı ziyaretlerin sürmesi ile korumaya çalışabiliriz, sorunu çözmek lazım.

 

 

-Peki size göre nedir çözüm?

Herkes yani ben Hz. Meryem’in kabrini bir Hıristiyan mabedinde gidip ziyaret edebiliyor muyum? Ediyorum, Kur’an’ımı okuyorum, bir çatışma var mı orada? Yok. Müslümanların mübarek günü cuma, Yahudiler de cuma cumartesi tatil yapıyorlar, onlar da işte ağlama duvarına mı gelecek, bunu o mabede ve oradaki büyüklere saygıyla organize etmek lazım. Ben Hz. Meryem’i bir kilisede ziyaret ediyorum, ayin yapanlar oluyor. Hz. Meryem’in ailesi Ali İmran’ın evi olan yerde bir kilisenin eklentisi mesela orada ayin oluyor, şimdi sessizce giriyorsunuz onu görmüyorsunuz, olay çıkartmıyorsunuz, böyle düzenlemeler mümkün, ama burada bir vatan sorunu yaşandığı ve bir işgal olduğu için din savaşına da dönmüş oluyor aynı zamanda. Çünkü o işgalin gerekçesi de bir başka dine dayandırılıyor. Yani Yahudi devleti için bu işgal.

“Bu topraklar bize vadedilmiş topraklar olduğu için bu işgal” denildiği zaman, vatanını aldığınız birilerine dini gerekçe göstermiş oluyorsunuz, çatışma buradan çıkıyor, diğer türlü mabetler ve bölgeler, çeşitli organizasyonlarla belli günler belli kişilere ayrılarak veya belli şekillerde dizayn edilebilir. Amacı ziyaret olanlar zaten böyle mabetlere saygısızlık yapmazlar ama altında bir vatan kavgası ve işgal gibi bir durum yaşandığı için, reaksiyonlar da farklı oluyor, karşı tarafın güç kullanımı da aşırı güç kullanımı şeklinde oluyor.

Belirli protestolar yapılmakta. Örneğin Kudüs’ün İsrail devletinin başkenti kabul edilmesine dair. Veya başka özel günlerde. Buralarda İsrail güvenlik duvarına çocuklar gönderiliyor. İsrail’in uyarısı var ve ölüm veya yaralanma ile sonuçlanacağı da belli. Kalkan olarak bunlar kullanılıyor. Direnişte araç olarak korkusuz Filistinli kadın ve çocukları görüyoruz.

Yani tek devletli bir çözüm mümkün mü, tek devletli çözüm olduğunda Araplar ikinci sınıf vatandaş olur mu, iki devletli çözümde Kudüs paylaşılır mı? Bütün bunlar cevap bulduğunda mabetlerdeki aidiyet, ziyaret veya başka dinlerin birbirine tanıyacağı öncelik anlayışla çözülecektir, ayarlanabilir olan bu. Ama önce bir vatan paylaşımı kavgası sürüyor orada…

 

 

-Yani aslında diyorsunuz ki orada bir din çatışması var ve din çatışması işgale dönmüş…

Din adına bir işgal var… Yani Yahudi devleti bir din devleti zaten.  Ve o din devleti Kudüs’ü sadece Yahudiler için kabul ediyor. Zaten bu ön kabulde bir sorun var. Orada yaşayanlar var. Onlara hakları tanınmamış, vatandaşlıkları yok İsrail vatandaşlıkları. Evet sadece saf Yahudiler yaşamıyor şu an ama hedef bu ise burada bir problem var. Bir kısmı da bu devletin  vatandaşlığını reddediyor zaten. İşgal gücünün vatandaşı olmuyorum diyor. Böyle kaotik bir durum var. Çok bilinmeyenli denklem var.

-Mevcut Kudüs’te  Filistin’de İsrail’in işgali söz konusu ama Kudüs sonuçta İslam’ın önemli bir merkezi, ziyaret edilmesi gereken üç mescitten biri.

Hz. Muhammed’in Mirac’a çıktığı, yer, İlk kıblemiz. Mescid şu anda Müslümanların. Bakımı Ürdün ağırlıklı bir özerk yönetimde. Dinlerin bu noktada çatışma değil bir araya gelme nedeni olabilecek ortak bir kutsalı varsa bir yerde o bir araya getirici bir şey aslında kavgadan çok. Ama Kudüs zaten son peygamberin Mirac’a çıktığı yer ve Mescit olarak da durmaya devam ediyor. Bunu çok akıllı stratejilerle korumak gerektiğini düşünüyorum.

-Evet, zaten Müslümanlar açısından batığımız zaman oranın sadece tarihi bir mekan veya peygamberler şehri olarak görülmesinin dışında orayı ziyaret etmenin de bir ecri var değil mi?

Mekke ve Medine’ne sonrası, üçüncü sırada geliyor.

-Bu kutsal mekanlara gitmek isteyenlere bir mesajınız olsa ne söylerdiniz?

Hiç ertelemeyin, gidebildiğiniz ilk fırsatta gidin. Mescid-i Aksa’ya farklı İsrail şehirlerinde yaşayan Filistinli Araplar olsun, Filistin bölgesinde izinsiz çıkış yapamadığı halde cuma günü sırf namaza katılmak için izin almaya çalışıp gelmeye çalışanlar olsun akın ediyor. Onların ne zorluklarla orayı ziyaret ettiğini boş bırakmamaya çalıştığını, o murabıtların yaşlarına rağmen sabah namazında orada sıralanmış hali, onları gördüğünüz zaman, bir Müslüman olarak oranın görülmesi ve orada bulunmanın ne anlama geldiğini daha iyi anlıyorsunuz, onun için görmek gerekiyor.

-Kudüs, Mescid-i Aksa hakkında, şu çok önemli diyebileceğiniz bir vurgu var mıdır, nedir?

Mescid-i Aksa’dasınız Mescid-i Aksa’nın hutbesini dinliyorsunuz. Kabe’den sonra yeryüzünün en eski mabedi. Cuma günü o hutbede Müslümanlara yapılan zulüm anlatılıyor, çeşitli örnekler veriliyor, Mescid-i Aksa’ya dualar ediliyor ve bunları İsrail yönetiminde olan topraklarda bir mescitte yapıyorsunuz. Esasında bölgeyle ilgili temel sorun şu, buradaki kavgadan beslenen buradaki Müslüman ve Yahudilerin dışında bir yapı. Ve o yapı, bu sürdükçe, kazanıyor. Giderek daha fazla Yahudi ve Müslümanın bunu anlayabilmesi önemli diye düşünüyorum. Çünkü o zaman, bundan faydalanan faydalanamayacak hale gelecek. Fakat bununla birlikte Yahudilerin belki de yüzde 10’u Filistinlilerle yaşamaktan mutlu sadece. Yüzde 80’ini 90’ı evet gitmeliler diyor ve onları istemiyor ve terörist görüyor. Evet bir taraftan direnişin bu kaosta bir rolü de var. İsrail direnenlerin teslim olmasını bekliyor, teslim olsalar da gitmesini isteyecek ve eşit vatandaşlık uygulanacağına inanamayanlar çoğunlukta. Dolayısıyla bunları hepsini anlayabilmek için orada bulunmak önemli.

-Yani Kudüs’ün bir özgürlüğü söz konusu olmalı diyorsunuz…

Evet, Kudüs korunmalı, inanç özgürlüğü ve tüm dinlerin inançları anlamında özerkliği olan bir şehir olmalı. Mescid-i Aksa’nın yönetimi şu an Müslümanlarda, beş vakit namaz kılınıyor. Ama Kudüs’ün temel bir statü durumu var ve bütün dinler için de anlamı var. Bir arada yaşamakta sorun yok. Konu Filistin devleti meselesi. Adil, özgür, mazlumun hakkını aldığı bir devlet meselesi.

- Son olarak sizin gözünüzden, birkaç kelimeyle özetlemek gerekirse “Kudüs, Mescid-i Aksa” nedir?

Mescid-i Aksa, adeta Cennet. Miraç gibi, dünyadan ayrıldığınız Mescid-i Aksa’nın kompleksi içinde bahçesiyle birlikte dünyanın sınırlarından çıktınız öbür tarafa geçtiğinizi hissettiğiniz bir yer. Ancak film gibi bir kurgulanmış tarihi de yaşıyorsunuz.

-Peki çok teşekkür ederim,  bize kapınızı açtığınız ve içten samimi misafirperverliğiniz için.

Ben teşekkür ederim…

Google+ WhatsApp